Aziz kardeşlerim!

Bu ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“...O (Allah) büyüklük taslayanları asla sevmez.”105

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.”106

“Küçümseyerek insanlardan yüzçevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, böbürlenenleri, övünenleri sevmez.”107

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre yaratan, kibir (büyüklük) hastalığını asla sevmemektedir.

Başta şeytan olmak üzere bir çok kimsenin küfre düşme Allah’a isyan etme sebebi büyüklük hastalığıdır.

“Hani biz meleklere (ve cinlere) Adem’e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O (İbyüzçevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.”

İşte bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, insanları isyana sevkeden baş sorun büyüklük hastalığıdır. Kötülüğü yaymak için çırpınan şeytanın da Allah’a isyan etmesi ve Allah’ın lanetine uğramasına sebep olan bu büyüklük hastalığıdır.

Tarih boyunca bir çok kimseyi Allah’a isyan ettiren, hatta “Tanrılık” sevdasına kapılanları bu kötü duruma düşüren, büyüklük hastalığıdır.

Kibir (büyüklük) birçok kimseyi, gerçekleri gördükleri halde gerçekten, dinden uzaklaştırmıştır.

Peygamberimiz’e inanmayan Mekke’nin ileri gelenlerini İslam’dan uzaklaştıran yine bu hastalıktı. Bunların bir kısmı: “Peygamberlik gelse gelse, Mekke’nin eşrafından (ileri gelenler) birine gelirdi, kala kala bir yetime mi kaldı?” dediler. Müslüman olmalıdır.

Bir kısmı da bize de: “O’nun yanına gitmek isteriz ama etrafını aşağı tabaka (köle, cariye, fakir kimseler) sardı, biz yüksek tabaka onlarla nasil beraber oluruz.” dediler. İslam’a girmeyi reddettiler.

Hz. Ömer (ra): “Ey Allah’ın Rasulü! Bu fakir, köle, cariye kardeşlerimiz birgün gelmeseler, o gün sadece Mekke’nin ileri gelenlerini davet etsek bakalım gelecekler mi?” diye teklifte bulundu. Bu konuda Peygamberimiz bir cevap vermemişti ki, hemen Yüce Allah şu ayeti gönderdi:

“Sabah, akşam Rablerinin rızasını isteyerek, O’na (Allah’a) yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk. Senin hesabından onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki onları kovup da (kovarsan) zalimlerden olursun.”109

Hatta her nasılsa birgün Mekke’nin ileri gelenlerinden birkaçı, Allah Rasulü’nün yanına gelmişlerdi. Bu sırada âmâ olan Ümmü Mektûm (ra) huzura geldi. Peygamberimiz’e şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Rasulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.”

Peygamberimiz, Ümmü Mektum’u küçük gördüğünden değil ancak zamansız geldiğinden yüzünü ekşitti, yönünü öbür tarafa çevirdi. İşte bunun üzerine şu ayetler nazil oldu:

“(Peygamber!) Âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. (Rasulüm onun halini) sana kim bildirdi. Belki o temizlenecek yahut öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek.”110

Peygamberimiz, Ümmü Mektum çok sevdiği halde bu zenginlerin geldiği zamanda gelmesi sebebiyle yüzçevirmesidir. Yani bu zenginler, fakirlerden, sakatlardan hoşlanmıyorlar. İslam’ı öğrenmeden giderler kaygısı ile yüzçevirmişti. Yüce Allah, bu sebeple bile olsa âmâ bir insandan yüzçevirmesine rıza göstermemişti.

Bir müslüman, makamı, mevkii, malî duru¬mu ne kadar yüksek olursa olsun, hiçbir Müslümanı kendinden küçük görmemelidir. Hatta o Müslüman en fakir, en sakat da olsa.

Bazı müslümanlar, kendilerinden makam, mevki ve malî bakımından üstün olanlara alaka gösterir, çeşitli dil dökerler. Âmâ, makam ve mevki bakımdan aşağı durumda olanlara burun kıvırırlar, aşağılayıcı ifade ve tavırlarda bulunurlar.

Olgun mü’min, kendisinin diğer mü’minler- den küçük olduğuna inanır, tevazu gösterir. İşte o zaman Allah da onu yükselteceğini Peygamberimiz’e müjdelemektedir:

“Kim tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir, kim büyüklük taslarsa Allah onu alçaltır.”

Kibri, Allah kendisine tahsis etmiş, kendisinden başkasına asla vermemiştir.

Bir hadis-i kudside yüce Allah şöyle buyurdu:

“Azamet benim gömleğimdir. Kibriya da benim ridamdır.”

Yüce Allah, en küçük bir kibrin insanda bulunmasını istemez. En küçük kibir bile mü’mini cennetten mahrum eder. Allah Rasulü (sav) şöyle buyurur:

“Kimin kalbinde zerre kadar kibir varsa, cennete giremez.”

Ancak, kibrin ne olduğunu Peygamberimiz (sav)’e sordular.

Allah Rasulü de şöyle buyurdu:

“Kibir, hakkı (gerçeği) kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.”

Bu hadiste beyan edilen bir husus var ki, o da son derece önemlidir. Çünkü bazı müslümanlar tevazuya uygun düşmeyeceği için iyi, güzel elbise ve ayakkabı giymiyorlar, hırpanî olmayı tevazu sayıyorlar. İşte buna bu hadisin devamında açıklık getirmektedir:

Bir şahıs Allah Rasulü’ne sordu:

 “Bir kimsenin elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını istemesi de kibir midir?”

Allah Rasulü (sav) şöyle cevap verdi:

“Hayır, Allah güzeldir, güzeli sever.”

Demek ki müslümanın güzel elbise, ayakkabı giymesi kibir değildir, lükse, israfa kaçmadıkça...

Kibir hastalığının felaketini her müslüman az çok bilir fakat tatbik etmek zordur. Çünkü insandaki nefsi, benlik duygusunu dizginlemek çok zordur.

Kibir hastalığını yenen, nefsini dizginleyenlerin başında Allah Rasulü ve mübarek arkadaş¬ları gelmişlerdir. Bunlar sözleriyle olduğu gibi hareketleriyle ispat etmişlerdir.

Allah Rasulü, büyük, küçük, fakir, zengin kim olursa olsun hiç kimseye karşı büyüklük tas- lamamıştır. Tevazünün zirvesinde olan Yüce Peygamberimiz (sav) bütün insanlara en güzel örnektir.

Nuru, doğrudan doğruya kaynağından, Allah Rasulü’nden alan Peygamberimiz’in mübarek arkadaşları kibirlerini, nefislerini dizginleyen mübarek insanlardı.

Roma ordusuna elçi olarak giden Muaz (ra)’a Hıristiyanlar hayran kaldılar, oturması kalkması, ahlakı, dirayeti ve cesaretine hayran kaldılar ve Muaz’a sordular: “Müslümanların içinde en yüksek sensin herhalde?” dediler.

Muaz (ra) şöyle dedi:

“Müslümanların en aşağı durumda bulunanı benim.”

Yüce Peygamberimiz ve arkadaşlarının izinde giden müslümanlar, daima şu ayetin gereğini yerine getirmişler; zafere ermişlerdir; uymayanlar ise bu dünyada da rezil, perişan olmuşlar, ahirette ise onları büyük azap ve ıstırap beklemektedir:

“İşte ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde büyüklük istemeyen, bozgunculuk istemeyen kimselere vereceğiz. Akıbet (zafer) takva sahiplerinindir.”